Saturday, 7 November 2015

Neler oldu neler..

Vallahi en son yazımdan bu yana ha yarın yazarım ha sonra yazarım, bu hafta da geçsin, hele bi de yaz bitsin diye diye aylar geçti, dünyalar değişti.

Bu sürede 10 yıldır çalıştığım işimden ayrıldım ve kurumsal hayatı tamamen bıraktımmmm!!. Başka bir şirkete de başlamadım, kendi işimi kurdum. Uzun yılların yorgunluğu, kurumsal hayatın temposu, bilgisayar karşısında uyuşan beyinler, tutulan boyunlar migrenler derken, çok şükür kendimi bu kararı alma noktasına getirebildim ve işten ayrılabildim. İnanılır gibi değil ama yapabildim bunu :))

veda mektubum hehe :)

İşten ayrılır ayrılmaz koşa koşa köye, ailemin yanına gittim, 20 gün doya doya kaldım, her gün ellerimle zeytin topladım, yoruldum, geberdim!.


Trafiksiz arabasız yollardan işe gitmenin, açıkhavada hem dötüm donarak hem de miss gibi hava soluyarak, zihnen değil de bedenen, kas gücüyle çalışmanın tadına vardım.
Çocukluğumdan beri ilk defa ailemle bu kadar uzun zaman geçirdim. Bol bol salçalı ekmek yedim. Milli yemeğim :))


Oturduğum tıkış tıkış küçücük evden de nihayet taşınabildim. Yılların bekleyişi son buldu çok şükür. Evimi gönlüme göre dekore ettim. Sıvaya, boyaya, tadilata doydum. Elimden tornavida düşmedi, bol bol vida taktım, deldim, çevirdim, herşeyi heryere monte ettim. Çok severim, bana montaj olsun. :) Tadilat ve taşınma merasimi toplamda 3 ayı buldu. Hem şirkette çalışıp hem bu tadilatları nasıl yapacaktım diye de her gün düşündüm, ne kadar yerinde bir karar verdiğime sevinip kendimi bol bol tebrik ettim. :)

Bazen hala inanamıyorum. Gerçekten yabancılaşıyorum, bu ben miyim diyorum. Sanki hala bir rüya gibi. :) Ya diyorum, bunca sene nasıl böyle delice bir tempo ile çalışabilmişim, nasıl her sabah şu saatte kalkabilmişim, nasıl her gün o yolları tepebilmişim, o toplantılar, o yazışmalar, gerginlikler, insanlar, tripleri ayrı rekabeti ayrı dedikodusu ayrı, hofff.. çok şükür bitti. :)

Kendimi birden bir boşluğa atmak istemediğim ve bunca yıllık emek, tecrübe ve kariyeri de  bi kenara atmaya kıyamadığım için, kendi işimi yapmaya karar verdim. 6 yılı hemşirelikle, hem de hastanede gece nöbetleriyle geçen 22 yıllık çalışma hayatından ve bir ömür beynime kazınan "kimseye muhtaç olma, çalış kendi ayaklarının üstünde dur, çalışmazsan ekmek yok" ve benzeri tembihlerden, artık ruha işlemiş prensiplerden sonra, "ya boşluğa düşersem, işe yaramaz gibi hissedersem, parasız kalırsam, ele güne/kocaya muhtaç olursam" vb. gibi kaygılar da oldu tabi ki, ah olmaz mı? Kaygı bizim işimiz. :)

Ama panik olup da tekrar deli bir temponun içine yuvarlanmamak için kendimi sürekli telkin ettim. Mevcut bir iki iş bağlantımla yetinecek, yeni iş ve müvekkil peşinde koşmayacak, iş geldikçe yapacak, uzunca bir süre kendime zaman ayırmaya ve yavaşlamaya çalışacaktım. İlk zamanlar zorlandım tabi ama alıştım ve bundan daha farklı bir çalışma ve yaşama formatına geri dönmek çok uzak geliyor bana şu an.
homofis

Yıllardır kurduğum bir hayaldi, ofisim olsun ama her gün gitmek zorunda olmayayım, istediğim zaman evden çalışayım, pijama terlikle, elimde kahvemle bilgisayarın karşısına geçeyim, arada kalkıp, evi şöyle bi dolanayım, balkonda çiçekleri sulayayım, arada bir iki ev işi yapayım, çok sıkılırsam sahilde koşuya çıkayım, daha olmazsa alıp laptopu en sevdiğim kafeye gideyim, ordaki kedi köpeklerle koltuk kavgası yaparak (ki yaşanmıştır) çalışayım falan. Çok şükür istediğim gibi de oldu, çok mutluyum...

kafeofisim ve ofis sakinleri

İş olmadığı zamanlar evde veya dışarıda yapacak başka bir sürü şey buluyorum ve hatta aslında yapmak istediğim bir sürü başka şeye zaman bulamaz oldum yani o derece. :) Daha izleyecek bir sürü filmim, okuyacak bir sürü kitabım, yazacak blog yazılarım, örecek kırlentlerim, dikiş projelerim, çizimlerim, boyanacak taşlarım var. Her gün 10-12 saat çalışıp, iş çıkışında spor yapmaya da, diğer bir sürü şeye de zaman bulabilen bi insan, hayatından koskoca bir şirket temposunu çıkarınca nasıl daha meşgul hale gelebiliyor inanılası değil. :))

Şimdi geri dönüp bakıyorum da geçen yıl bu zamanlar işten ayrılmaya karar vermeye çalışırken kafamda milyon tane düşünce uçuşuyordu, her gün ofiste işlere yetişmeye çalışırken bir yandan da ne olur nasıl olur, hiç bozmasam mı düzenimi, peki bi 10 yıl daha böyle mi gidecek bu hayat, ayrılırsam pişman olur muyum, ayrılma konuşmamı nasıl yapayım, tazminatlarımı almak için nasıl dil dökeyim, kimse sinirimi hoplatmadan, ağlama krizine girmeden (çok sert avukatımdır aslında ama arada 6 yaşıma geri döndüğüm oluyor :P), onca emek boşa gitti diye hissetmeden nasıl bitireyim bu ilişkiyi diye düşünmekten uykularım kaçıyordu, içim şişiyordu....ne kadar zorlanmıştım yaa. 

kafedeki koltuk kavgasını kazanan bi arkadaş

Çok şükür geldi geçti, 1 yıl  bile oldu :)
Zaman ne güzel bişey aslında, evet geçip gidiyor hayatımız bir yandan da sona yaklaşıyor, aslında keşke hiç bitmese zaman hiç geçmese, ama bi yandan da geri dönüp bakınca ohhh diyorsun ya, o günler de geçti, mazi oldu, hatıralarda kaldı, ne güzel yeni yeni günler geldi. İyi ki de böyle oldu. :)



Thursday, 11 September 2014

çiziyorum satıyorum

Gittiğim her plajdan taş toplar dururdum. meğer bugünler içinmiş :) 





Meğer çizim yeteneğim varmış da ortaya çıkması için çizecek materyalim yokmuş :) Sıkıntıdan, işten güçten, kurumsal hayattan bunaldıkça, kendimi çizmeye boyamaya verdim. 







Evde masanın üstü doldu taştı :) 

Bari bi işe yarasın çizdiklerim satayım da parasını sokak hayvanlarına barınaklara bağışlayayayım dedim. Zaten bağış yapıyordum, bir iki katkı daha olsun beni tanıyanlar aracılığıyla hem hayvancıklara dikkat çekmiş olurum diye düşündüm.








Tatilde plajda miskinlik yaparken, bir yandan da topladığım taşları boyadım, diğer tatilcilerden de epey ilgi gördüm, her gören ben de istiyorum diye geldi, kendi siparişlerini de verdi, çizdim, sattım ve bağışladım :)






Sonra renkli kalem sayısını ve çeşidini arttırdım, taşlardan başka şeylere de çizmeye başladım. Hobi dükkanlarından boyasız ahşap bardak altlıkları aldım, önce beyaza boyadım, sonra üzerine çizim yaptım. 
Kağıtlara da bir iki şey çizip kartpostal falan yaptım. 

bir kartpostal çalışması


Bir iki ufak çerçeve aldım, çizdiklerimin bazılarını da tablo yaptım. 

Seçenekler arttırılabilir tabi. Tişört, bez çanta, yastık falan, baktığım bir çok sitede bu çeşitler de yapılıyor, güzeller epey. Ama zamansızlıktan bu kadar olabildi şimdilik.



Mağazamın linki şurada, http://www.laikadukkan.sopsy.com/ Paypal aracılığıyla kredi kartı ile ödeme yapılabiliyor, veya beni instagramdan http://instagram.com/sehnazdgntmr takip ederek, oraya yüklediklerimin altına mesaj yazarak da satın almak mümkün. Benim çizdiklerimi satın almak da şart değil zaten, kendi kendinize bir barınağa veya kliniğe bağış yapsanız da olur. Amaç bişeylere vesile olmak, iyiliği yaymak.


canım yeğenim Eloş'la birlikte boyarken :)

Eloş habire boyuyor :)





Wednesday, 9 April 2014

don't hurry be happy


Dün işyerinde akşamı zor ettim. Hiç enerjim yoktu, her şey çok saçma geliyordu, dokunsan ağlayacak gibiydim. Gene hayatı ve kendimi sorguladım durdum. Aksam mesai bitince adeta koşarak çıktım 17:20 gemisine yetiştim. Gemide boğaza denize baktım mal mal, çıkarıp Ot dergimi okudum, biraz da ona baktım mal mal.

Eve varınca, kendimi yatağa atıp 12 saat uyusam mı diye düşündüm.

Sonra vazgeçtim, taytımı spor ayakkabılarımı giydim boynuma kuzu desenli buff’ımı sardım, dedim kendimi sahile atayım bakalım arkası gelir bi şekilde.

Çıkarken tam anahtarı telefonu alacakken, dedim bu ne ya, bu nedir? Ben doğaya gidiyorum, bu telefon ne? 

Bi akşam da kimse bana ulaşmasın, maile sosyal medyaya bakmayayım, gördüğüm kedi köpek kargaları da sadece izleyeyim bu sefer, fotosunu çekmeyeyim dedim. Bıraktım.

İndim sahile, hava mis, ağaçlar yaprak açmaya başlamış, kediler güneşte uyuyor geriniyor, köpekler koşup oynuyor. Biraz yürüdüm, tam koşmaya hazırlandım, durdum vazgeçtim. La ne bu hep bi amaçla yapıyorum her şeyi dedim. Bi gün de sahilde dolaşmak için çıkmış olayım, bugün kendi hızımda gidicem, sadece mal mal yürüycem etrafa bakınıcam, bi amaç yok dedim, yavaşladım. 

Dont hurry be happy dedim. 

Sahildeki kayalıklarda 3-5 kayada bi kedi vardı, hepsine seslendim, göz göze geldim, mal mal bakıştım. Yoğurtçu parkına varınca ağaçların altından yürüdüm, dallara baktım. Orda beyaz patikli smokinli var bi salak, onla oynadım, yere yatıp yuvarlanırken elime bi pati çaktı parmağımı yardı pis. :) Onu bırakıp yola devam ettim, Kalamış’a kadar sahil sahil gittim.

Yolda başka bi sarmana uğradım, kendisi beni tanır, her koşumda onun yanında streçing yaparım, bu da bana yaslanır sürtünür, hatta yanımda koşar bir süre, onunla itiştik gene biraz, kafa attı bacaklarıma, az da takip etti yanımdan önümden tin tin tin.

Kalamış marinayı da geçtim, karabataklar teknelerin arasında takılıyor, martılar habire kafa zkiyor. Güneş tepsi gibi oldu, iyice alçaldı. Fenerbahçe parkına vardım, ağaçlar çimenler çiçekler sokak lambaları banklar ve deniz, o kadar güzeldi ki yine. Çok seviyorum o parkı. 

Güneş iyice alçaldı, tupturuncu oldu ve kos kocamandı. Parkın uç tarafına vardım, ahşap bi banka oturup ağaçların arasından güneşin denize doğru inişini seyrettim gözümü ayırmadan, ne fotoğraf makinası ne bişey, sadece gözlerim. 
Arada bi sarmanla bi alacalı gelip bacaklarıma bıyık kafa sürttüler gene, banka çıkıp kucağıma atladılar, gor gor yaptılar ama dikkatimi dağıtamadılar. Gözümü diktiğim manzaradan ayırmadan okşadım bunları, sonra da sepetledim. :)

Gün battı, güneş dünyanın öbür tarafına indi. Hava hala aydınlıktı. 
600 küsür yaşındaki fıstık ağacına gittim ben de. Taa dibine kadar girdim bu kez, gövdesini kabuklarını en yakından inceledim, pütür pütür desen desen kabuklarına dokundum, oyuklarını yarıklarını dürtükledim, elledim, sarıldım, döndüm sırtımı dayadım, döndüm kafamı dayadım, yanağımı sürttüm, kokladım. Sonra köklerine oturup dayandım biraz da. 
Tekrar çimlere inip aczık da altında yatıp, en kalın dallarından en uçtaki çubuk dallarına kadar baktım, inceledim. 

Sonra çoraplarımla montumu çıkardım. Otların üstüne yüzüstü yattım upuzun, öyle tüm ağırlığımı toprağa bıraktım, soğuğu hissettim, ellerimi yüzümü burnumu çimlere, minik çiçeklere gömdüm, derin derin nefes aldım, yeşil ot toprak çiçek karışık bi tuhaf kokuyordu. Otlara yüzümü sürdüm, takla atacakmış gibi yapıp öylece durdum, kafamın tepesini sürttüm. Tepetaklak baktım etrafa uzun bir süre. Döne döne sırtımı ayaklarımı her yerimi toprağa çimlere buladım. Sonra gerindim, streçing yaptım, fıstık ağacını kâbe alıp, yogaya geçtim. :) 

Gözümü ağaca dikip (drişti*), eğil kalk gerin uza derken karganın birinin benim montla ayakkabıları gagaladığını gördüm. La git aloo dedim hiç orali olmadı. Ben de orali olmadım o zaman, eğil kalk gerin uza rutinine devam ettim, o gagaladı ben secde yaptım o didikledi ben rüku yaptım. 
Fıstık ağacı, karga ve ben çok salaktık. Kikirdedim. :)

Hava kararmaya başladı. Yavaş yavaş toparlandım. Merdivenli nostaljik sokak lambalı çok sevdiğim bi alan var parkta. Oradan tam geçerken lambalar yandı etrafımda. Birden çok sevindirdik oldum. 
Ağaçlara yapraklara çiçeklere dokuna dokuna parktan çıktım.
Dönüşte aynı yolu sokak ışıklarının altında geçtim. Yürüyen, koşan, banklarda takılan insanlar vardı hala.  Modaya vardığımda ne saati biliyordum ne bir şey.

Öyle aheste eve doğru yürürken en sevdiğim kafenin önündeki masaların arasında gene onu gördüm. Bidon köpeklerden birini. :) Devrilmiş uyuyordu. Ben de girdim hemen, yanındaki sandalyeye oturdum. Bidonun uyumasını izledim, gözümü diktim dakikalarca baktım, nefes alışına arada titreyen ayaklarına. Hep sevip mıncıklamaktan fotoğraflarını çekmekten bi köpeği böyle izlemeye fırsatım olmadığını fark ettim. Hiç birşey yapmadan öylece baktım. Uyanınca mal mal etrafa bakisini, titreyip gerinmesini izledim.  Tamam, itiraf ediyorum, dayanamayıp azcık ellerini sevdim, biraz da kulaklarını kurcalamış olabilirim. :) Zaten hiç yüz vermedi. Ben de bi kafeinsiz kahve içip biraz müzik dinledim, sonra da bidonun üstünden atlayıp ayrıldım oradan.

Eve gittim, kendimi yatağa attım, 7 saat uyudum.

*(ekşisözlük) Drişti: sanskritçe, bir bakış şeklidir. gözler yarı açık yarı kapalı, sabit bir noktaya yumuşak bir odaklanmakla başlayıp, odaklanılan noktanın zamanla görülmez hale gelmesi, bakışın hem geniş bir alanı kapsaması, hem de bir şey görmemesi ile devam eder. Kimi zaman 360 derece her yeri, kimi zaman boşluğu gördürür adama.