Friday, 21 March 2014

tripot köpekli bir garip yaşlı adam: "kendimi yoksul hissetmiyorum"


Türkiye'de her şeyi görürsünüz ama yoksul siyasetçi göremezsiniz..

ülkemdeki bağnaz, yüreği karanlık ve fırsatçı yönetenlerimize öfkelenmekle okadar meşguldüm ki, "başka bir dünya mümkün" duygumu epeydir kaybetmiştim. internette gördüğüm bu hikaye beni derinden sarstı, içim ışıdı, kalbim yumuşadı, bu insanın yanaklarını öpüp öpüp sımsıkı sarılmak geldi içimden.

bir yandan da "dünya" hakkındaki cehaletimi de bir kez daha hatırladım, kendi küçük dünyamıza ne kadar hapsolmuş olduğumuzu bir kez daha görmüş oldum. 

benim gibi "Uruguay neresidir, bu adam kimdir" bilmeyenlere, başka hayatlardan bihaber yaşayanlara bir "pencere", bir "nefes" ve kendinden başka hiçkimseyi düşünmeyen halk düşmanlarına "selam(!)" ya da "kapak" olsun bu hikaye.

Bu adamı hiç unutmayacağım..





........

Köhne bir çiftlikte yaşayan ve maaşının büyük bölümünü bağışlayan Uruguay Devlet Başkanı (evet yanlış okumadınız, "Devlet Başkanı" !!) Jose Mujica, klasik siyasetçilerden çok farklı bir portre çiziyor. 

Başkanlık sarayında kalmayı tercih etmeyen Mujica, karısıyla bir çiftlikte yaşıyor. Evin dışında çamaşırlar kurutuluyor. Evin suyu bahçede etrafı otlarla kaplı bir kuyudan geliyor.



Evlerine doğru giden yolda 2 tane koruma görevlisi, eve yaklaşmadan görevlerini yerine getiriyor. Bir de 3 bacaklı bir köpeği var..

Güvenliği sadece bu iki polis memuru ve üç bacaklı Manuela adlı köpek sağlıyor.

Genç yaşlarında ülke halkı için gerilla olan Mujica, iki kere hapse girdi ve altı kere hapisten kaçma teşebbüsünde bulundu. Hepsinde de vuruldu.


Mujica, 1960'lardaki Küba devriminden esinlenerek kurulan Latin Amerikalı solcu gruplardan biri olan Tupamaros'un kurucularından biriydi. Örgüt, Uruguay'daki Amerikan destekli sağ kanat hükümetlerine karşı saldırılar düzenlemiş, adam kaçırma, soygun ve bombalama eylemleri yapmıştı. Polis öldürmekten 1971'de mahkum edilen Mujica, 15 yıl süren mahkumiyet hayatında işkencelere maruz kalmış ve tek kişilik hücrede tutulmuştu.

1985'te Uruguay'ın demokrasiye dönmesinden sonra diğer tüm siyasi mahkumlar için çıkarılan bir genel afla tekrar özgürlüğüne kavuştu. Hapishaneden çıktıktan sonra diğer Tupamaros üyeleriyle beraber Halk Girişimi Hareketi'ni (Movimiento de Participación Popular-MPP) kurdu. 
29 Kasım 2009 pazar günü yapılan seçimlerin ikinci turunda yüzde 52 oranıyla, yüzde 45 oranında oy alan merkez sağdaki Milliyetçi Parti'nin adayı Lacalle'yi geçerek başkan seçildi. Görevine 1 Mart 2010'da başladı.



Mujica yarı zamanlı çiftçi, yarı zamanlı devlet başkanı. Karısıyla birlikte çiçek yetiştirip satıyor.

Mujica, bir devlet başkanı olarak oldukça mütevazı bir araba kullanıyor. 1987 model Volkswagen Bettle.


Mujica, alışılmışın dışında giyim tarzıyla da dikkat çekiyor. :)




Mujica, rahat tavırları ve alçak gönüllü halleriyle her zaman ilgi topluyor.




Aylık 12 bin dolar maaşının %90'ını hayır kurumlarına bağışlayan Mujica, Dünyanın en fakir devlet başkanı olarak anılmakta. Mujica bağışlarını, yoksulların ve küçük girişimcilerin faydalanabileceği kurumlara yapıyor.

Bağışlardan sonra elinde kalan maaşı, Uruguay’daki aylık ortalama maaş olan 775 dolara denk düşüyor.

“En yoksul devlet başkanı olarak anılıyorum ama kendimi yoksul hissetmiyorum. Yoksul insanlar sadece pahalı bir hayat tarzına sahip olmayı sürdürmek adına çalışan insanlardır ve her zaman daha fazlasını, daha fazlasını isterler. ” 
diyor Mujica.



Mujica, “Hayatımın büyük bölümünde böyle yaşadım” 

diyor ve ekliyor: 

“Sahip olduklarımla iyi yaşayabilirim. Ben yoksul değilim, pahalı hayat seçen insanlar yoksulluk çeker."

Sözlerini; 
“Bu bir özgürlük meselesi. 
Çok fazla mülke sahip değilseniz kendinizi hayatınız boyunca köle gibi çalışmak zorunda hissetmezsiniz ve böylece kendiniz için çok daha fazla zamanınız olur. 

Garip bir yaşlı adam gibi görünebilirim ama bu özgür bir seçim.” 
diye sürdürüyor.

Mujica, dünya liderlerinin çoğunu, büyümeye tüketimle ulaşılabileceğine inanma körlüğü içinde olmakla suçluyor. Jose Mujica'ya göre bu anlayış dünyanın sonunu getirir...Mujica ayrıca, esrar tüketiminin de yasal olmasını savunuyor.“Esrar kullanımı en büyük endişe kaynağı değil, asıl problem uyuşturucu ticareti” diyor.

........

(internetteki çeşitli sitelerden derlendi. ayrıca http://tr.wikipedia.org/wiki/Jos%C3%A9_Mujica)

Tuesday, 31 December 2013

neye göre kime göre yılbaşı?

Neye göre kime göre yilbasi? Hangi olayı esas alan takvim bu?



Bir de boyle bakalim mı...

 Adamı kimse tanımadı bilmiyor. Ama kız çok sevmişti onu. Ve her terkedilen gibi sevgisini kalbine gömmüştü. Ne hamile olduğunu anladığında ne de "bunun babası kim" diye zorladıklarında ele vermedi aşkını. 
Son nefesine kadar.

Meryem, bu sevgisinin meyvesinden bir din doğacağınını biliyor muydu bilmiyorum.

Ama o ahırda, kimsenin babasız bir çocuğu doğurmaya ceseret bile edemeyeceği bir çağda, bu cesareti göstereli 2013 yıl oldu.

Meryem'in sevgisine karşılık göze aldıklarının 2013üncü yılı geride kaldi.

Nice mutlu yıllara...

Thursday, 20 June 2013

en güzel pasif direniş hikayeleri

Gezi Parkı direnişi sayesinde hayatıma bir söz daha girmiş oldu.
("imagine" şarkı sözlerini de çok etkileyici bulduğum) John Lennon demiş ki; "olay şiddet kullanımına dönüşmeye başladığı zaman sistemin oyununa geliyorsunuz demektir. yerleşik düzen sizi kavgaya sokmak için kızdırmaya çalışacak, sakalınızı çekecek, yüzünüze fiske atacaktır. çünkü, siz bir kere şiddete başvurduktan sonra sizle nasıl baş edeceklerini bilirler. nasıl baş edeceklerini bilmedikleri tek şey, şiddet dışı eylemler ve mizahtır." Pasif direnişin önemi ve etkisini daha güzel anlatmak mümkün olmasa gerek.

Beni çok etkileyen bir başka pasif direniş ise 1968 olimpiyatlarındaki "2 siyah yumruk"tur. Elbette bu olaydan haberdar olalı 10 yıl bile olmuyor. Posteri ilk gördüğümde çok etkilenmiş, araştırdığımda ve bunun bir protesto olduğunu öğrendiğimde, ağlamaklı olmuştum.

Bu sessiz eylem, bir dönem dünyaya damgasını vurmuş ve bu üç atletin hayatını tamamen değiştirmiş. Detaylı hikayesi aşağıda.

-18 Ekim 2006 tarihli Hürriyet'teki bir yazıdan alıntıdır-
http://www.hurriyet.com.tr/serdardevrim/5280862.asp

"200 metrede altın ve bronz madalya kazanan Amerikalı iki siyah atletin, Tommie Smith ve John Carlos’un siyah deri eldivenli yumrukları havada, başları önde posteri yıllarca oda duvarları süslemişti. Aynı karede önde duran, gümüş madalyalı Avustralyalı beyaz atlete genellikl hiç dikkat etmemişim. Adı Peter Norman imiş...

/_newsimages/2317504.jpg

İşte bu atlet geçen hafta öldü. Haberin ve konunun tekrar gündeme gelmesinin sebebi budur.
*
Gelelim hikayeye...
Mexico City’de 200 metre finali koşulmuş. Amerikalı (siyah) atletler Tommie Smith ile John Carlos birinci ve üçüncü gelirken, ikinciliği Avustralyalı (beyaz) Peter Norman kazanmış.
Madalya töreni için bekledikleri sırada, Carlos, Peter Norman’ın yanına gelerek sormuş:
- İnsan haklarına inanıyor musun?
- Evet, inanıyorum.
- Peki ya Tanrı’ya?
- Bütün kalbimle...

Bunun üzerine, iki siyah atlet kafalarındaki eylem planını açıklamışlar, Norman tereddütsüz katılmış:

- Ben eyleminizi destekleyeceğim, bana ne yapmam gerektiğini söyleyin!

İlk defa, o günler için müthiş bir provokasyon hatta devrim sayılacak bir eylem planlıyor iki genç adam: Amerika’daki ırk ayrımcılığını ve siyahlara reva görülen fakirliği ve ikinci sınıf vatandaşlığı protesto edecekler... Ama nasıl?

Fikir Norman’dan geliyor: bir çift siyah deri eldiven buluyorlar, sağ tekini Tommie, sol tekini John eline geçiriyor; fakirliği sembolize etmek için çıplak ayakla kürsüye çıkıyorlar, başları kederle öne eğik, sıkılı yumruklarını havaya kaldırıyorlar. Önlerinde duran beyaz atlet Peter Norman da, dayanışmasını göstermek için kalbinin üstüne ‘İnsan Hakları İçin Olimpiyat Projesi Hareketi’nin kokartını iğneliyor.

Amerikan milli marşı çalarken plan icra ediliyor ve eylem koyuluyor.

Ve tabii (hatırlıyorum) dünya birbirine giriyor. Amerika ayağa kalkıyor. Olimpiyatlar bile gölgede kalıyor, dünya gazeteleri yumrukları havada siyah atletlerin fotoğrafını birinci sayfadan veriyor...
Amerikan Olimpiyat Komitesi iki siyahın spor kariyerini o saniye bitiriyor. Eylem amacına ulaşmış, Amerika’daki zenci azınlığın durumu dünya gündemine girmiştir. Smith ve Carlos spor hayatlarını (ve buna bağlı olarak geleceklerini) feda etmişler ama dünya tarihine geçmişlerdir. Dünyadaki yüz milyonlarca ezilmiş siyahın ilahı haline gelmişlerdir.
Peki ya Avustralyalı beyaz Peter Norman?
Meslektaşım Aynur’un anlattığına göre, Norman’ın da hayatı kararmış.
Tommie Smith diyor ki:


“Peter, bir beyazdı. O günlerde siyahların haklarını savunma cesareti gösteren, onurlu ve belkemiği sahibi beyaz çok azdı. Peter, Avustralya’ya döndüğünde kimse yüzüne bakmadığı gibi, herkes tarafından yargılandı. Onun da atletizm kariyeri bitti, spor çevrelerinden dışlandı. Tehditler, işsizlik ve tecrit nedeniyle öyle sıkıntılı günler yaşadık ki, üçümüzün de ilk evliliği sona erdi.”
Avustralya Devleti Norman’ı ölene kadar affetmemiş ama... Norman intikamını mezara götürmüş: 1968 Olimpiyatları finalinde ikinci olurken kırdığı 200 metre Avusturalya rekoru hâlâ, 38 yıl sonra kırılamamış.


Ölene kadar süren ‘eylem kardeşliği’
İki amerikalı ve bir Avustralyalı ‘lanetli’ atletin o gün başlayan ‘eylem kardeşliği’ ve dostlukları ömür boyu sürmüş. Aradan geçen 38 yıl boyunca, yazışmışlar, buluşmuşlar, görüşmüşler.
Ta, geçen hafta, Peter Norman evinin bahçesinde kalp krizi geçirip 64 yaşında ölene kadar.


Ve şimdi, aşağıdaki fotoğrafa iyi bakın:
/_newsimages/2317500.jpg
Melbourne’de yapılan cenaze töreni. ‘Onurlu beyaz atlet’ Peter Norman’ın tabutu,Tommie Smith (solda) ve John Carlos’un omuzlarında!
Üç ‘eylem kardeşi’ son kez omuz omuza..."

Friday, 17 August 2012

pencereden kar geliyor

Birkaç haftadır NG’de ya da Discovery’de, tam hatırlamıyorum, bir belgesel vardı “Border Securty” diye. Bu böyle bir havaalanı belgeseli. İşte sınır görevlileri var, yolcuların çantalarını kontrol ediyorlar. İşte ne bileyim, deklare etmediği bi muz bulsalar sorun oluyor, bi saat tartışıyorlar. Ceza kesmeye çalışıyorlar, yolcu itiraz ediyor, mevzu uzuyor falan.

Bir başka görevli başka bir taraftan, birinin Avustralya’ya iltica ettiğinden şüphelenip yolcuyu bir odaya alıyo, işte gidip süpervisor’üyle görüşüyor. Bu arada Narrator, gergin gergin, “şimdi ne olacaktı?” “sonra şöyle oldu, bilmemkim böyle dedi”, "şimdi konsolosluğu arayacak" falan diye araya giriyor. Görevliler bu modern ülkeye girmeye çalışan fakir, pis ve fırsatçı yolcuya kinayeli kinayeli sorular soruyorlar, adamın oraya gezmeye gelmediğini ima ediyorlar falan. Adam zaten kem küm ingilizce biliyor, boncuk boncuk terlerine yakın çekim yapılıyor falan. Böyle gergin, lanet, bayık bi program. Ama ben bu belgesellere bayılıyorum. Doyamıyorum izlemeye.. Neden mi?

Anlatayım :)

Yıllaaar yıllar önceydi… Üç beş cümleden ibaret  İngilizcemi geliştiricem diye pılıyı pırtıyı toplayıp İngiltere’ye gitmiştim. Aupair olarak iş bulmuş, bi ailenin yanına yerleşmiştim. 1,5 yıl çabucak geçecekti. Benim elimden hiçbirşey kurtulmaz, evelallah herşeyin üstesinden gelirdim. Hayatını ailesinden uzak geçirmiş, liseyi yatılı, üniversiteyi başka bi şehirde okumuş biri olarak, ecnebi bir memlekette ne kadar zorlanabilirdim ki.. 

Oradaki hayatıma gayet iyi başladım, odama yerleştim, eve alıştım, etrafı gezdim, çocukların okuluydu, yemeğiydi, bakımıydı derken günler birbirini kovaladı. Kendi okuluma başladım, ingilizceyi hızla ilerletiyor, her gece deli gibi ders çalışıyor, sözlüğü yalayıp yutuyordum. Akşamüstleri gölün etrafında koşuyor, sporumu yapıyordum. Keyfim yerindeydi. Ecnebi memleketteki yeni hayatımı iyiden iyiye de sevdiğimi düşünüyordum. Telefonla konuşmak masraflı olduğundan ailemi haftada bir kez arayabiliyor, ne kadar rahat ve iyi olduğumu anlatıyordum. Ağlamaklı sesiyle konuşan, "yavrum gurbet kuşum benim" diye ajitasyon yapan anneme “aaa çok ayıp, ne gurbeti, ben zaten sizden ayrıydım İstanbul’da, buranın ne farkı var” diye akıllar veriyordum. Arkadaşlarımla mektuplaşıyordum, fotoğraflar gönderiyordum, iyiydim, güçlüydüm..

Derken, yavaş yavaş hayat monotonlaşmaya, ilk zamanlar ilgimi çeken sokaklar, insanlar asabımı bozmaya başladı. Yanlarında kaldığım aile iyiden iyiye "very British" gelmeye başladı. Konuştuğumuz şeyler belli konulardan öteye gitmez, okuldaki arkadaşların da muhabbetleri açmaz oldu. Zaten benden kötü İngilizceleri vardı, anlaşamadıkça iyice bunaldım. Sonuçta bu soğuk, yağmurlu, lanet ülkede vaktimi, sabah çocukları okula bırakmak, ondan sonra kendi okuluma gitmek, akşam çocukları okuldan almak, aynı saatte yemek yemek, aynı cümleleri konuşup odama çıkmak, odamda her gece İngilizce çalışmak, sözlük okumak, bizimkilerin fotolarına bakıp memleketi, ailemi düşünmekle geçirir hale geldim. Yine de iyiydim, çok fazla özlemiyordum sanki, yalnızlığa alışkındım. Kuyruğu her daim dik tutuyor, yiğitliğe bok sürdürmüyordum..

Bir hafta sonu yine boş evde mal mal dolandıktan, bir iki filim izleyip ne dediklerini sökmeye çalıştıktan sonra, internette biraz dolanayım, maillerime bakayım falan diye mutfakta herkesin kullanımına açık bilgisayarı açtım. "Aile fertleri" hafta sonu için nispeten daha güneşli biyerdeki tatil evine gitmiş, beni götürmemişler, dışarda hava buz gibi, böyle hafif karlı bi yağmur yağıyo yine. Ortam karanlık, güneşi görmeyeli aylar olmuş.  


İnternetin başına oturdum. O dönem ne arkadaşlarla mailleşme adeti var ne de sosyal paylaşım sitesi. Bir iki arkadaşa mail attım, artık aylar sonra mı okurlar da cevap yazarlar Allah bilir. Tam hatırlamıyorum ama internet gazetesi bile yoktu sanırım, ki hiç girip de memleketimde ne var ne yok diye haberlere baktığımı hatırlamıyorum. Belki de vardı da bakmak benim aklıma gelmedi. Neyse, sayfadan sayfaya gezerken nerden bulduysam hatırlamıyorum, Kalan Müzik’in sitesine girmişim. Orada da yeni albümlerden bazı örnek kayıtlar var, şarkı listesi şeklinde. İşte birkaç şarkıyı dinliyorsun albüm tanıtımı hesabı ama hepsini dinleyemiyorsun. Ben de çok yeni tanımama rağmen Erkan Oğur’u çok seviyorum. Aaa baktım Erkan Oğur’un yeni albüm şarkıları var listede, sevindirik oldum. Birine tıklayayım dedim.

Ve birden bire muazzam bir bağlama solo başladı... Böyle eridim bittim bir anda. Uzun uzun çalıyor, döktürüyor, çok değişk bi ezgi. Sesi de iyice açtım offff, ne muhteşem bir müzik, ne harika bi tını, hiçbir şarkıya türküye benzemiyo melodisi de. Bu arada şarkının sözleri bir türlü girmiyor, herhalde sözsüz "enstürümantal" bu diye düşünüyorum :)

Derken, o olmaz olası Erkan Oğur herifi, o incecik, o acıklı, o insanın içini ezen sesiyle, anadolunun bağrından bir türküye girmesin mi?

Pencereden kar geliyor aman annem, Gurbet bana zor geliyor aman annem, Gurbet bana zor geliyor…..
Ben öleyim…..

Bir an orda felç geçirdiğimi zannettim. Beynimden, saç diplerimden başlayan ılık ılık bir sızlama hızla gözlerime doğru ilerledi. Bir yandan da midemden kocaman bir yumruk boğazıma doğru yükselmeye başladı. Kirpiklerim donup kaldı. Boşluğa sabitlenmiş gözlerim cayır cayır yanmaya, burnumun direği de elektrik veriliyormuş gibi titremeye başladı. Boğazıma kadar yükselen yumruk da, tam geldi gırtlağımın orta yerine lönk diye oturdu. Bütün bunlar herhalde bi 5-6 saniye falan sürdü. Ama sanki saatler geçti..

Mal mal boşluğa bakıp, yutkunamadan, nefes almadan bir süre oturduktan sonra, (olmaz olası türkü yankılanmaya devam ediyor bu arada) “bu nasıl zalim yaraymış, beni senden ayırdılar, aman annem beni senden ayırdılar aman annem, ben öleyim…” mısralarının ardından, birden bire bir hönkürme, bir anırma, bir böğürme ile birlikte, gözlerimden yağmur gibi yaşlar fışkırmaya başladı. Ama ne ağlamak. O ruhsuz memleket böyle ajitasyon görmemiştir. O bomboş evde belki saatlerce eşşek gibi anırarak ağladım.

Ne kekliğim vardı ne bişey ama, "kekliğimi doyurdular, bacağını ayırdılar", dizelerinde bile hönkürdüm :)

Türkü bitti ben bi daha tıkladım, o bitti ben yine çaldım.. Hem dinledim hem ağladım, hem ağladım hem anırdım, “annneeeeaaaooouuu, babaaooouuuuuu” diye böğürdüm..

Ne dik duran bi kuyruk kaldı ne de bok sürülmemiş yiğitlik. Ailemi, sevdiklerimi ne kadar özlediğimi, o "el" memlekette, o mesafeli, protokollü ailenin o bomboş evinde ne kadar yalnız olduğumu bi anda anladım. Aylardır “ingilizce öğrenecem benim bi amacım var” diye kasa kasa taşa dönmüş vicudumun, beynimin ne kadar yorulduğunu idrak ettim. Artık ipin ucu kaçtı zaten koyverdim gitti. J

Merak edenler dinlesin.  http://www.youtube.com/watch?v=exKLbNtwwr4

Sonra ne mi oldu, memlekete dönmeme daha iki ay vardı ama, ben türkülü ajitasyonum biter bitmez odama koşup valizimi topladım. Bir kaç hafta toplu valizin içinden tek tek kıyafet çıkarıp giyinmek suretiyle yaşadım. Biletimi de daha erkene aldım. Bir sabah Sarah’a, “ben eve daha erken gitmeye karar verdim, ailemi çok özledim” dedim. O da donuk donuk suratıma baktı, hiç oralı olmadan, “ama daha bilmemkaç hafta var gitmene” dedi. Ben de titreyen bi sesle "evet biliyorum ama ben gidiyorum, çok özledim gitmek istiyorum” diye İngilizce çemkirdim. Kadın bişey diyemedi, öyle mel mel baktı, bakıştık. “Peki ne zaman gitmek istiyorsun” dedi, ben de “yarın” dedim. Kadın daha da bi dondu. Biraz daha bakıştık. En sonunda o çemçük Biritish ağzını yamultarak “OK” dedi ve gözlerini bayılttı.

Ben de içimden “kodumunun çemçük ağızlı donuk Raziyesi” dedim. Koşarak odama çıkıp haftalardır hazır duran valizime henüz tıkmadığım bir iki pılıpırtıyı da tıkarak hazırlığımı tamamladım.  


Ertesi gün 16:00'da olan uçağım için, havaalanına sabahın köründe gidip bütün gün ordan oraya dolandım. Heatrow'un girip çıkmadığım yeri kalmadı. Okumadığım tabela, reklam panosu kalmadı. Geleni gideni izledim, memurları takip ettim. Doyaa doyaa içime çektim ortamı. Gidişimin tadını çıkardım. Eve dönücem diye sevinçle vakit geçirdiğim için o havaalanı bana cennetten bi yer gibi geldi.

Havaalanlarına olan sevgim de, havaalanı belgesellerine olan düşkünlüğüm de o gün başladı.
Hatta Cnbc-e’de yıllar önce “Airport” diye bi belgesel yayınlandı, hem de Heatrow belgeseli. O da en sevdiğim program oldu yıllarca. 

Herkese ailesiyle sevdikleriyle geçireceği nice bayramlar, mutlu kavuşmalar dilerim.

Siz siz olun, çok özlediğinizi kendinize itiraf etmemezlik etmeyin, "ben yalnız da yaşarım bana komaz" demeyin, çok pis koyuyor..



Monday, 6 August 2012

Savaş Öldürür !

Sevgili arkadaşım Deli Pelüze, yakından takip ettiğim blog'unda yine tek kelimesine dokunmadan altına imzamı atacağım bir yazı kaleme aldı.

Dünyada gelmiş geçmiş tüm savaşların, koca bir hiç uğruna yaşandığını ve insanlığa, tüm canlılara acıdan başka hiçbirşey vermeyip, sadece bir takım güçlerin çıkarına hizmet ettiğini düşünen, silahtan, şiddetten, ırkçılıktan nefret eden biri olarak, Deli Pelüze'nin bu yazısını blogumda yayınlamazsam rahat uyuyamam.

.........
"Bazı günler insan yaşadığından utanır"
İşte bu da o günlerden biri. Oh çok şükür yaşıyorum, hayattayım diye sevinemediğin, huzur bulamadığın günlerden biri daha. Yine gencecik çocuklar "ne uğruna" olduğunu dahi artık bilmediğimiz bir dalaşta kurban gitti.
Hayat çok adaletsiz.
Daha anne rahmine düştüğümüz an itibariyle dünyadaki yerimiz ve konumumuz büyük ölçüde belirleniyor. Güzel mi çirkin mi olacağımız, varsıl mı yoksul mu olacağımız, eğitimli mi cahil mi kalacağımız, egemen çoğunluğa mı, hor görülen azınlığa mı mensup olacağımız gibi aslında hayatımızı temelden etkileyen birçok özellik biz üstünde hiçbir tercihte bulunamadan, seçme hakkımız dahi olamadan kodlarımıza yazılıyor ve öyle geliyoruz dünyaya.
İşte bu adaletsizliği azaltmak, her insana olabildiği kadar eşit fırsat verebilmek için modern toplumda "sosyal devlet" kavramı ortaya çıktı. Parasız eğitim, parasız sağlık hizmeti gibi en temel konularda minimum bir standardın bütün vatandaşlara sağlanabilmesi önkoşul olarak düşünüldü, planlandı. Her sistemin aksayan tarafları mutlaka var, idealize edilen günümüz "sosyal devletlerinde" de bildiğimiz bilmediğimiz nice sorun vardır ancak ortalama algı temel haklardaki eşitlik vurgusunun baskın olmasıdır.
Peki kendisi de bir sosyal devlet olma iddiasındaki ülkemizde durum nedir acaba?
..................

"Bazı günler insan yaşadığından utanır" başlıklı bu yazının tamamına aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz.
http://delipeluze.blogspot.com/2012/08/baz-gunler-insan-yasadgndan-utanr.html


SAVAŞ ÖLDÜRÜR!

Ben herhangi bir insanın, milletin, ülkenin, toprağın, bir başkasından daha yüce ve değerli olduğuna inanmıyor ve bunlar gerekçe gösterilerek yapılan tüm eylemleri reddediyorum. Nerede doğduğu, hangi ülkeye mensup olduğu, dili dini ırkı ne olursa olsun, her insanın yaşam hakkı vardır ve hiçbirşey uğruna harcanamaz, yok edilemez. 

Politikalar ve yönetimler eliyle, bile bile, aklımızın almayacağı bir takım çıkarlar, hesaplar uğruna sürdürülen bir savaşa, bu korkunç cinayete kurban giden tüm insanların, kendilerine dikte edilen "yüce bir amaç", "kutsal bir vatan" uğruna canlarını verdiklerine dair söylemler; bu insanlar bok yoluna gitmiş olmayı içlerine sindirebilsinler ve bok yoluna gitmeye gönüllü olmaya devam edebilsinler diye uydurulmuş bir saçmalıktan, evlatlarını kaybetmiş insanları gerizekalı yerine koyup, onları terbiyesizce bir pişkinlikle avutmaya çalışmaktan başka birşey değil.

SAVAŞA HAYIR!

Uğruna öleceğim bir toprak değil, korkmadan, huzurla ve doyasıya yaşayacağım bir dünya istiyorum!

Henüz çocuğum yok ama sevdiklerimin çocukları, kardeşleri, eşleri var. Ne ben, ne de sevdiklerim hiçbirşey uğruna canımızı, evladımızı vermek istemiyoruz.
Ne büyük şans ki dünyaya geldik, güzel güzel yaşayıp, sevip sevilip, öğrenip, deneyimleyip, olgunlaşıp, üretip, insanlığa, canlılara fayda sağlayıp, mutlu olup, huzur içinde, tin ton olup ecelimizle ölmek istiyoruz.

Kimse kimseyi, hayatının baharında öldürmesin!!! Çok mu zor?

Wednesday, 12 October 2011

Bu "El Kitabı" basit leke çıkarma yöntemlerini içermiyor!!!

Bu sıralar toplumsal farkındalık damarım tuttu, dünyada olup biten türlü eziyetler hakkında yazma dürtümün coşmasından, gezi ve yeme içme yazılarına bir türlü elim ermedi. Bu dertler var olduğu sürece bir hayat nasıl tam anlamıyla “Ohmis Hayat” olabilir ki zaten? O yüzden hazır bir kaç takipçimin olduğu bir blog’um da var madem, yine önemli bir konuyu daha paylaşmak istiyorum.

Konu: ezelden beri bitmeyen sorun, tedavi edilemez salgın hastalık; “kadına yönelik şiddet”. Fiziki, manevi, ekonomik, siyasal ayırımcılık.... Hangi boyutunu ele alırsan al. Seç beğen. Kadınlara yapılanların ne kadar akıl almaz olduğundan, altında yatan sebeplerden, toplumun duyarsızlığından, hatta kışkırtmalarından, bunları yapanların nekadar azılı ruh hastaları olduğundan, namus gerekçelerinin bu iğrençliklere nasıl daha da iğrenç bir boyut kattığından bahsetmeye girmeyeyeyim bile. Gerekmediğinden değil, bunlar hakkında düşündüklerimi ifade edecek cümle kurmakta bile zorlandığımdan.


Bugün çözüme katkısı olabilecek bir şeylerden bahsetmek istiyorum size. Aşağıda, başlıkta geçen El Kitabı'na da birazdan geleceğim.

Ben şahsen, çocukluğumdan beri gözlemlediğim ve yaşadığım ayırımcılık ve haksızlıklardan yırtmak için kendimi eğitime, ekonomik bağımsızlığa ve erkeklerce ezilmemeye kilitlemiş biriyim. Bunda annemin, “oku kendini kurtar, bizim gibi sürünme” veya "bu dünyaya kadınlar köle olarak gelmiş zaten" şeklindeki yorumlarının da payı çok büyüktür. Ki kendisinin bu yorumlarının temelinde, şiddet veya ayırımcılıktan çok ekonomik sebepler ve 9 yaşından buyana durmaksızın çalışmak zorunda olması yatardı. Benim bu, yıllar içinde daha da kemikleşen, sürekli tetikte güçlü kadın olma halim annemin bu mesajlarına kadar dayanıyor, tabi yıllar içinde kendi deneyimlerim de bunun üstüne hep bir şeyler kattı. 

Neyse, bu güçlü durma gayreti zaman zaman beni yorsa da, bu çocuklukta edindiğim bilinç sayesinde çok şükür ki, çoğu çocukluk arkadaşımın sahip olamadığı eğitim imkanına ve özgürlüklere sahip olabildim. Ama, çok şükür derken bile içim burkuluyor, çünkü “çoğu arkadaşımın sahip olamadığı” kısmı acıklı. Buna imkan bulamayan köydeki kız arkadaşlarımı veya yakınlarımı düşününce, kendimi o kadar da “kurtulmuş” hissedemiyorum. Kaldı ki, eğitim görmüş olmanın, iş/kariyer sahibi olmanın, ekonomik bakımdan “özgür” olmanın, çok “bilinçli” bir arkadaş çevresine, aileye, kocaya, sevgiliye sahip olmanın tek başına yetmediğini de anlamış bulunuyorum. Daha doğrusu işimizin bununla bitmediğini. Sorunlar, tüm insanlar için ortak ve çok yönlü şekilde çözülmediği sürece de tekrar edip gidiyor.

Bu konuda çözümün de iki boyutu var bence. Biri; başka kadınlara yapılan ayırımcılığı veya saldırıyı, sırf “oh, ben yırttım nasılsa” diye göz ardı etmeye bir son vermek, ve şu an çevremizde yaşananları hem hukuki açıdan hem de insanlık namına durdurabilmek. Diğeri ise; bu ayırımcılık ve saldırıların sürüp gidebileceği zaman boyutuna da etki edebilmek. Yani, bizden sonraki kuşaklar henüz büyümeden, bu sapkın zihniyeti şimdiden değiştirmek ve gelecekteki sorunların oluşmasını önlemek.


Mesela örneğin (bu lafa da bayılırım :)) Benim şu an 5 yaşında olan bir kız yeğenim var (Ela) ve kendisi nispeten ablamın ve benim bulunduğum kuşağa göre daha bilinçli bir çevreye sahip. Hasbelkader daha güçlü ve özgür bir kadın olma potansiyeli taşıyor diyebiliriz. Tabi yine de garantisi yok biliyorum. Çünkü çevreden gelebilecek şiddet ve taciz tehlikelerine, okulda veya iş hayatında karşılaşabileceği açık veya gizli ayırımcılıklara, sokakta yaşayabileceği, sevgililerinden görebileceği fiziksel veya psikolojik baskılara ilişkin riskler ortadan kalkmış değil. Onu kendi hayatı için bilinçlendirmek çok büyük bir adım olsa da tek başına yetmiyor, gelecekte çoluk çocuk yetiştirecek bir kadın olan kendisine şimdiden bir "bilinçli anne" aşısı yapmak da gerekiyor. O da yetmez. Tabi ki ve belki de en en en önemlisi, günümüzün erkek çocuklarını ve o erkek çocukların yetişmesinde payı ve katkısı olan herkesi, şöyle bi kendine getirmek gerekiyor. 


Sadede geleyim, daha geçen gün ablam anlattı. Ela’ya çoğunlukla babaannesi bakıyor. Bir sabah Ela’ya, kalkınca yatağını düzeltmesi için ısrar ediyor. Ela da, abisinin yatağı toplanmamış olduğunu gördüğü için olayı sorguluyor ve “ama abim toplamamış, o niye toplamıyor niye ben topluyorum” diyor. Babannesi de, “ee, abin erkek, o toplamaz, sen kızsın toplaman lazım” diyor !!!! Hadi buyrun.

Babaannenin kendisi de son derece iyi niyetli bir kadıncağızdır bu arada ama, ne yazık ki pek çok kadın gibi, hayatı boyunca kendisine öğretilen ve oğlunu yetiştirirken de bildiği bir tek bir doğru üzerinden konuşuyor. “Çünkü o erkek”, "çünkü sen kızsın" şablonunu aktarıyor. 
Tabi bu cümleyi o esnada tesadüfen duyan ablam kopmanın eşiğine gelip, hemen müdahale ediyor. “Abin erken kalkınca uyku sersemi toplamayı unutmuş yavrum, akşam gelince o da toplıyacak” diyor falan kıvırıyor. Kaynanasına da gözlerini belerterek gerekli uyarıyı yapıyor. :)


Artık bu iki cümlenin hangisi Ela’nın beynine etki etmiştir, bilemiyorum. Abisiyle kendisi arasında, cinsiyet bazlı bir fark olmadığını idrak edebilecek mi, yoksa bir erkeğin yaptığı/yapacağı her türlü hödüklüğün sırf erkek oldukları için toplumca hoş görüldüğünü ve şahsen de kabullenmek gerektiğini mi düşünecek? Eğer ikincisini düşünerek büyürse kendi yaşayacakları ve gelecekteki çocuklarına aktaracağı doğru ne olacak? Sorarım size..
Kadın, erkek, amca, teyze, kaynana, kayınpeder; sınır tanımaksızın hepsinin beynine beynine kazımak lazım bazı şeyleri. Yoksa kızlar tek başına okumuş, bilinçlenmiş ne yazar, erkekler hödük olmaya devam ettikten sonra.



Şimdi de, kadınların şu an yaşananlar hakkında bilinçlenmesi kısmına gelelim. 


4-5 yıl önce dikkatimi çeken bir çalışmaydı bu. O zaman da, arkadaşlarıma e-posta ile bir duyuru yapmıştım. Bugün, e-posta arşivimi karıştırırken farkettim ve bloguma alayım dedim. Ne kadar yayıldı, kaç kadına ulaştı bilemiyorum. Helsinki Yurttaşlar Derneği, 2006 yılında, bir "Kadının El Kitabı" çıkardı. Araştırmacı Esra Koç ile Avukat Ayşegül Kaya'nın yayına hazırladığı kitap ve sesli CD, kadınların yasalardaki haklarını bir bir anlatıyor. “Kadının El Kitabı - Yasalardaki Haklarımız”ın baskısı Şubat 2008 itibariyle tükendiği için kitaba internet üzerinden PDF formatında bir link yer alıyor.

Lütfen bilgilenelim, tanıdığımız, sevdiğimiz tüm kadınları bilgilendirelim. Tabi erkekleri de !!!

bu konudaki daha detaylı yazım için kadının el kitabı

güvenle kalın.

Tuesday, 4 October 2011

Hayvan hakları gününde Laika'dan mektup var

Merhaba, adım Laika,
Moskova sokaklarında özgürce gezerken belediye tarafından yakalandım ve uzay araştırmaları merkezine yollandım. Albina ve Mushka adlı iki arkadaşım daha vardı burada. Bazı yüksek irtifa testlerinde falan kullanıldık. Sovyet bilimadamları, Moskova sokaklarında başıboş dolaştığımız için bizi seçti, çünkü biz sokaklarda yaşadığımız için zaten aşırı soğuk gibi zor şartlara alıştığımızı ve açlığa dayanıklı olduğumuzu düşünüyorlardı. Bir taşla iki kuş yani. Bir de diğer köpeklerle hiç kavga etmediğimden benim karakterimin mülayim olduğunu anlamışlardı. O yüzden uzaya çıkmak için ben seçildim. Bu hayatta hep cazgırlar kazanıyor zaten. :)
Hikayenin sonrası biraz acıklı gelebilir size, kabinin aşırı ısınması ve ani hızlanması falan. Neyse, Şimdi cennetteyim, ne hoşt diyen var ne tekmeleyen, ohhh. Bir sürü de arkadaşım var, hoplayıp coşuyoruz tüm gün. Trilyon tane kemiğim oldu, hepsini bulutlara gömüyorum. :)



Benim hikayemi merak edenlere biraz daha detay vereceğim;
3 Ekim 1957’de uzaya gönderilen ilk uydu Sputnik 1’in başarısından sonra, zamanın Sovyet lideri Nikita Khrushchev, ikinci bir uzay aracının fırlatılması emrini verdi. Bolşevik Devrimi’nin 40. yıldönümü olan 7 Kasım’a yetişmesi amacıyla daha az gelişmiş bir model inşa edildi ve ismi Sputnik 2 oldu. Ben de bu az gelişmiş araçla, bir yolculuğa çıkmak zorunda kaldım. Kimse bana fikrimi sormadı. Sorsalardı da söyleyemezdim zaten. O halde kim tutar onları, değil mi !!



Sputnik 2 uçuşu için üç köpek eğitildi. Albina, Mushka ve ben. Bu eğitime, mekiğin küçük kabininde rahat etmemiz için 15-20 gün küçük kafeslerde tutulmamız da dahildi. Ayrıca kan basıncını dengeleyecek özel yemeklerle beslendik. Ben özelikle, bu uçuş öncesinde özel bir "eğitim"e tabi tutuldum. Gitgide daha küçük kafeslerde bakıldım, santrifüj denen aletlere konuldum ve merkezkaç sınamalarından geçirildim, roket motorlarının gürültüsünü dinledim, sıvı yiyeceklerle beslendim. Beni uzay aracındaki koşullara alıştırmaya çalışıyorlardı. Oysa, kapalı alanda küçücük yerde tutulmamız yüzünden, çişimizi kakamızı yapamaz olduk, iyice huysuzlaştık. Ama yine de bana mısın demediler. Şİmdi hakkını yiyemem, uzay aracı fırlatılmadan önce, bi tane bilim adamı beni çocuklarıyla oynamam için evine götürdü. Ne kadar iyi bir adam diye düşünmüştüm. Çok güzel bir gündü. Sonradan öğrendim ki, Dr. Vladimir Yazdovsky adındaki bu adam, bir kitapta, "yaşayacak çok az zamanı kalmıştı, o yüzden iyi birşeyler yapmak istedim" yazmış. Sağolsun, o da birşeydir, ama beni hiç uzaya göndermeselerdi de sokaklarda sürtseydim daha büyük iyilik olurdu bence.
Rus uzay bilimci Oleg Gazenko tarafından yapılan son testleri de geçtim, fırlatılmadan üç gün önce araca yerleştirildim ve hep orada kaldım. Uzay aracının fırlatılacağı yer, Kazakistan'daki Baykonur uzay üssü, Ekim-Kasım aylarında çok soğuk olduğundan uzay kabinini sıcak tutmak için ısıtıcı bir sistem bağlanmıştı. İki görevli, benim durumunu sürekli takip etmekle görevliydi. 3 Kasım 1957'de, uçuştan hemen önce tüylerimi hafif bir alkol solüsyonuyla nemlendirdiler ve hayati işlevlerimi takip edecek algılayıcılar takıldı. Hava tazeleme sistemi sürekli oksijen sağlıyordu. Soğutma amaçlı basit bir vantilatör, kabin sıcaklığı 15 santigradı aştığında devreye giriyordu. Uzay kabininde yatmam ve oturmam için yeterli alan vardı. Yiyecek, suyla birlikte sıvı halde veriliyordu ve bana atlara bağladıkları gibi bir koşum takımı da bağlamışlardı.



Sonra yola çıktım. Fırlatmanın ardından, nabzımın dinlenme seviyesinin üç katına fırladığını tespit ettiler. Yörüngeye oturduktan sonra nabız hızım düştü, ancak bu düşüş bile yer testlerindekinden üç kat daha uzun sürdü.





Ne yazık ki bu yolculuktan geri dönemedim. Zaten Sputnik 2'nin Dünyaya dönüş mekanizması da yokmuş. Benim uzayda öleceğim ta başından belliymiş zaten. İnanılır gibi değil!



Ne şekilde öldüğümü de uzun süre gizlediler. Sovyet yetkilileri, benim oksijensizlikten öldüğümü veya zehirli gıda ile ötenazi yapıldığını söyledi. Oysaki ben, fırlatılıştan yaklaşık beş saat sonra stres ve aşırı ısınma nedeniyle öldüm. Bu gerçek de SSCB'nin yıkılmasından sonra, projeye katılan bir bilimadamı olan Dr. Dimitri Malaşenkov'un açıklamasıyla 2002 yılında ortaya çıktı. Benden sorumlu olan bilimadamlarından Oleg Gazenko, Sovyetler'in yıkılmasından sonra benim ölümünden büyük pişmanlık duyduğunu açıkladı.



"The more time passes, the more I'm sorry about it... We did not learn enough from this mission to justify the death of the dog."



Sağolsun bir kişinin pişman olması da birşeydir ama, hala benim ölümümü “haklı çıkaracak kadar şey öğrenemedik bu operasyondan” diyor yaa. :) İyi bişey söyledim diye düşünüyor ama bir alt mesaj da var burada. Çok şey öğrenseler sorun değildi yani!! Değerdi yani !! Siz insanları gerçekten anlayamıyorum...



Sonradan öğrendim ki, bu yolculuğa pek çok hayvan hakları kuruluşu ve hayvansever karşı çıkmış, propagandalar yapılmış, ama bunlar sonuçsuz kalmış. Olsun, yine de hepsine teşekkürler.



Bütün bu üzücü olaylardan sonra, tarihteki en ünlü hayvanlardan biri oldum. Moskova'daki Yıldızkent'te görev sırasında ölen uzayadamları için yapılan anıtın bir köşesinde benim resmim de konuldu. NASA, Mars’taki bir noktaya benim adımı verdi. Üzerinde resimlerim olan posterler ve pullar yapıldı. Adımı taşıyan çikolatalar üretildi. Çeşitli romanlara (örneğin Haruki Murakami’nin Sputnik Sweetheart, Lawrence Miles’ın Doctor Who, James Flint’in Habitus romanları), şarkılara (örneğin Tha Cardigans’ın Laika, Spacemonkeyz’in Laika Come Home, Divine Comedy’nin Laika isimli şarkı ve albümleri) ve filmlere (örneğin Lost in Space) konu oldu. Hiç gerek yoktu gerçi. Geç gelen şöhreti ne yapayım?





1960’da, iki köpek arkadaşım Pchyolka ve Mushka da, Sovyet uzay çalışmaları sırasında Korabl-Sputnik 3’ün uzay mekiğinin kaza ile çökmesi sırasında öldü.



İnsanlar, benden sonra akıllanırlar sanıyordum ama nerdeee? Akıllanmadıkları gibi daha da delirdiler.



Mektubuma son verirken size biraz akıl fikir tavsiye etmek istiyorum, sevgili insanlar.



Yaşamın sizin olduğu kadar, hayvanların da hakkı olduğunu ve kendi üstün ihtiyaçlarınız veya amaçlarınız için kullanılacak “malzemeler” olmaktan daha öte değerde olduğumuzu anlamanız gerekiyor. Eğer
 içinizden biri dahi zulmün kötü birşey olduğunu düşünüyorsa, hayvan zulmünün de kötü olduğunu düşünmeye başlamalısınız. İkisi birbirinden ayrılamaz. İnsana zulüm, çocuğa veya kadına zulüm kötüdür ama hayvana zulüm kabul edilebilir diye düşünenleriniz varsa, çok ama çok yanlıştasınız. Hem de çok ayıp ediyorsunuz.



Benden bu kadar, unutmayın dünyada sadece siz yaşamıyorsunuz. Biraz efendi olun.

Burada uzaydayken dünyaya yolladığım son görüntüm var.


Sevgiyle kalın.
Laika
















Bu mektup için kullanılan kaynaklar:

http://en.wikipedia.org/wiki/Laika
http://www.animalliberationfront.com/
ALF Primer, A Guide For Direct Action and Animal Liberation Front
The Most Neglected Animal Rights Issue, By a VHEMT Supporter; No Compromise, Vol. 4