Friday, 30 September 2011

yunan usulü ahtapot ızgara


İki sene önce yaptığımız motorla balkan turunda, Alexandropuli'de ve Selanik'te birbirinden nefis mezelerle birlikte, ahtapot ızagara yemiştik. O andan itibaren bu nefis tat benim hemen her balık lokantasında bulmayı umut ettiğim ve özlediğim bir lezzet haline geldi. Tabi bunda o zamanlar aşkımızın baharını yaşadığımız sevgilim (şimdi kocingom) ile yaptığımız ilk yurtdışı motor gezisinin heyecanı ve romantikliğinin de etkisi yok değil. O gezide yediğim her yemeğin tadı bir başkaydı sanki :)


Bu nefis ahtapotun da tadını tarif etmek mümkün değil ama üzerindeki vantuzlar ve kızarmış, hatta biraz kararmış görüntüsü biraz ürkütücü gelebilir. Özellikle deniz ürünlerine biraz çekingenlikle yaklaşan, karidesi falan böcekgillerle bir tutanlar için :)

Ben denizden babam çıksa, yok babama kıyamam da, amcam çıksa yerim diyen biri olduğum için pişmişini yeme konusunda hiç zorluk çekmedim. Ama evde hazırlar mısın derseniz, biraz zor. Zira ahtapotu döverek köpürtmek, onun o çiğ yumuşak soğuk gövdesine dokunmak, fiziki değil ama ruhen vejeteryan olan bünyeme ters. Haa hazır dövülmüşü, pişmişini yemekte bir beis görmüyorum, zira o artık benim için form değiştirmiş bir lezzet, bir yemek halini alıyor. Vejeteryan olmayı denemedim değil, denedim ama başaramadım, ben de hayvanları bizzat öldürmem, ölmüşüne dokunmam ama pişmişini yerim madem öyle diyerek, vejeteryan değil ama manevi kardeşi olmaya karar verdim. Bu vesile ile kısaca, hayvanseverliğimden kaynaklanan, pişmemiş, yeni ölmüş ve bütün vücut haldeki hayvanlara olan hislerim ile pişmiş ve nefis bir yemek haline gelmiş etlere bakışım ve sahte vejeteryanlığım konusundaki yavşakça çözümümden de bahsetmiş oldum.


Neyse, yunan usulu ahtapot ızgaraya dönersek, bu nefis lezzeti caanım ülkemizin lokantalarında da, yurtdışında gittiğim lokantalarda da arar oldum. Rastladığım bir kaç yerde denediklerim Selanik'te ve Alxandropuli'de yediklerimden hem farklı hem daha lezzetsizdi. Hatta Samos'ta yediğim bile tam anlamıyla aynı değildi. Selimiye'de yediğim ahtapot, ızgara olmasına rağmen, zeytinyağlı bir sosun içinde değil, yeşilliklerin üzerinde servis edilmişti. 
Tadı ve kıvamı güzel olmasına rağmen, sos eksikliği sebebiyle biraz yavan geldi. Başka birkaç yerde de denediklerimin üstü güzel kızarmıştı ama içi sanki sakız gibi çiğne çiğne geveleniyordu. Ya sunumda ya pişirmede bi farklılık olduğu belliydi. 

Netekim, internette yaptığım kısa bir araştırmda bu farkın neden kaynaklandığını da hemen keşfettim. Meğer bir çok lokantada, Yunan usulü diye servis edilen ahtapotlar için daha pratik bir yöntem uyudurulmuş. Bizde ahtapotu alıp sirkeli suda haşlıyorlarmış ve sonra da kömür ızgarada kızartıyorlarmış. Vantuzlarını ayıklamadıkları için de Yunan usulü deniyormuş. Böylece hem zamandan kazanılıyor, hem de kışın da servis edebilmek mümkün olabiliyormuş. Zira, asıl Yunan usulü ahtapot, yazın sıcak güneşinde kurutularak yapılmaktaymış.

Usul ise şöyleymiş; yakalanan ahtapot iyice dövüldükten sonra, vantuzları güneşe gelecek şekilde asılır ve bir gün kurutulurmuş, böylece sertliği azalan ahtapotun kolları kesilir ve zeytinyağı ile ovulup birkaç saat marine edilirmiş. Bundan sonra ızgarada pişirilir ve (benim en sevdiğim kısım) servis edilirken de üzerine, bolca zeytinyağı, karabiber ve kekik dökülürmüş. Ohhmiss. Haşlanmadan yapıldığı için de hafif dişe gelen bir sertliği olurmuş.
Bu ayırımı öğrendikten sonra artık, başına garsonu dikip ahret soruları soran pimpirikli müşteriler gibi olmayı da göze alarak, (ki hiç hazzetmezdim kendim garsonluk yaptığım günlerde), Yunan usulü diye yazdıkları ahtapotun nasıl pişirildiğini sormaya karar veridm. Henüz deneme imkanım olmadı. Ama yakında Eleos diye çok sevilen bir balık lokantasına gitme planım var, orada soracağım bakalım nasıl yapıyorlarmış ahtapotları.

Evde yapma konusunda hala tereddütlerim var çünkü evimizin küçük balkonuna astığım çamaşırların yerine ahtapot asıp kurutursam, 90'lık alt komşum kafayı yiyebilir. Kendisi balkonumda cereyan eden hertürlü faaliyete son derece ilgi gösteren biri zira. Çiçek sulamaktan tut, çamaşırların uzun süre asılı kalmasına, çamaşır telinin açılıp kapanma sesine kadar geniş yelpazede konuya aşırı hassas bir alört sistemine sahip kendisi :) Hemen alttan kafayı uzatabiliyor. Düğmeye bas kafa çıksın :) Uzattığıyla kalmayıp kırk saat laf anlatıyor, evet teyze, sepet teyze diye diye ömrüm bitiyor oracıkta :)

Zaten de çiğ ahtapota dokunamıyorum, ne diye "kültürlü-yaşlı Moda teyzesi"yle kötü olayım durduk yerde di mi?

Ahtapottan girip 90'lık komşuma kadar geldim, nerede bu yazının giriş gelişme sonuç bütünlüğü allasen..

Uzun lafın kısası;

ahtapot nefis olur
güneşte kuruyunca
tadına doyum olmaz
sosuna banılınca

imza; şair oburi



Not: Fotolar Aysun Canan'dan.


No comments:

Post a Comment